Eskiden her köyde okul, her okulun en az iki öğretmeni olurdu. Ebelerimiz, hemşirelerimiz olurdu hemen hemen her köyde.
Kazalarda kaymakam, komutan, ziraat mühendisi, veteriner hekim, doktor, hemşire, ebe gibi personelden oluşan ekiplerle köyleri tek tek dolaşır herkes kendi alanında köy halkına eğitim verirdi ve öğretmenlerimiz köyde hazır olur, onların rehberliğinde eğitim tamamlanırdı.
Belki yine böyle şeyler oluyordur, bilmiyorum. Oluyorsa da duyulmuyordu.
Aydınlanmaktan eğitimden, öğrenmekten korktukları için faydalı kurumları kapatıp köyleri karanlık iğrenç oluşumlara teslim ettiler. O kadar kapadılar ki ışıkları karanlıkta kaldı çocuklar, büyükler. Bir şeyler öğrenmekten vazgeçtiler. Geleneksel aile yapılarında olmaması gereken eğilimler geliştirdiler.
Amca yeğene, dayı teyzeye, bacanak geline derken yetmedi çocuklara el uzattılar. Yetmedi kardeş kardeşe, baba evlada kadar işi büyüttüler.
Çünkü artık kimse öğrenmeye açık değildi. Camiler, tarikatlar çoğaldı. Sandılar ki; ezan susmayıp bayrak inmeyince, camiler çoğalıp iman olmazsa, Türkiye diye bir yer olmayacak.
Oysa ahlak diye bir şey vardı. Çok insanın nasıl bir şey olduğunu unutmasına rağmen...
Bunların hepsi olmayınca korktuklarının yerine esas korkulması gerekenin yok olduğunu fark etmediler.
Şimdi el kadar çocuklara uçkur çzeŕ oldular. Ya tecavüz edip öldürdüler. Ya ensest ilişkilerini gören masumları birinin yanında söyler diye korkup öldürdüler.
Leyla’da, Narin’de, Eylül, Arda, Cemal, Ufuk, Irmak, Sami Yusuf, Gizem, Selda ve daha niceleri karanlığın ve ailelerin kurbanı oldu.
Çocuklar öldü!
Tabuta konuldu!
Kiminin üzerine gelinlik attılar, kiminin renksiz bir örtü.
Ezan susmadı!
İman bitmedi!
Bayrak inmedi!
Cami yıkılmadı!
Ahlak ve insanlık bitti!
ÇOCUKLAR ÖLDÜ!