Bugun...


Umut M. Berberoğlu

facebook-paylas
Egemenlik: Tarihsel Süreçte Halkın Gücü ve Yönetim Anlayışları
Tarih: 23-03-2025 22:44:00 Güncelleme: 23-03-2025 22:44:00


Egemenlik, devletlerin varoluşunda en temel ilkelerdendir. Bu kavram, halkın yönetime katılımı, gücü elinde tutması ve kaderini tayin etmesiyle doğrudan ilişkilidir. Ancak, egemenlik tarihi bir evrim sürecidir ve halkın bu gücü elde etmesi her dönemde farklı zorluklarla karşılaşmıştır. Egemenlik üzerine düşünürken, devlet ve hükümet kavramlarının da birbirinden farklı, ancak birbiriyle sıkı sıkıya bağlantılı olduklarını anlamamız önemlidir. Devlet, egemenliğin yegâne sahibidir; hükümet ise, devleti yöneten, onun yönetim gücünü halk adına kullanan yapıdır. Bu iki kavramın farklılıkları, özellikle demokrasiye geçiş ve halk egemenliğine ulaşma mücadelesinde önemli bir rol oynamıştır. Egemenliğin başlangıcı, genellikle mutlak yönetim biçimleriyle atılmıştır. Antik çağlarda, özellikle Mezopotamya ve Mısır’da, hükümdarların tanrılarla ilişkilendirildiği bir yönetim biçimi yaygındı. Mısırlılar, Firavun’u Tanrı’nın yeryüzündeki temsilcisi olarak kabul etmiş, halkın her yönüyle Tanrı’ya ve Firavun’a bağlı olması gerektiğini savunmuşlardır. Burada egemenlik, aslında hükümetin gücünü elinde bulunduran Firavun’da toplanmışken, devletin varlığı Tanrı tarafından kutsanmış bir yapıya dayanmaktadır. Halkın egemenliği ya da katılımı söz konusu bile değildi; egemenlik devlete aitti, ancak hükümetin icraatları halktan bağımsız, merkezi bir figür tarafından yönetiliyordu. Benzer bir sistem, Antik Yunan’da da görülür. Yunanlılar, şehir devletleriyle tanınmışlardır; ancak demokrasiye geçiş de oldukça geç olmuştur. Örneğin, Atina’da halkın yönetimde söz hakkı olmadan önce, yalnızca soylu sınıflar ve elitler söz sahibiydi. Halk, Atina’da bile en başlarda sadece savaşlarda asker olarak ve tarım işlerinde çalışarak sisteme katkıda bulunmuş, yönetimsel haklardan yoksun bırakılmıştır. Ancak zamanla, MÖ 5. Yüzyılda Atina’da gelişen demokrasi, halkın yönetimde daha fazla söz sahibi olduğu bir dönem başlamıştır. Ancak yine de bu demokratik sistem, yalnızca erkek vatandaşlara tanınan bir hak olarak sınırlıydı. Roma Cumhuriyeti’nin başlangıcında da egemenlik halkın elinde bir nebze bulunuyordu. Cumhuriyet döneminde, halk seçtiği liderlere, konsüllere, senatoya ve halk meclislerine çeşitli kararlar alma yetkisi vermişti. Roma’da “res publica” yani halkın işi ilkesi, halkın yönetimdeki rolünü belirlese de, zamanla bu düzen bozulmuş ve Roma İmparatorluğu’na geçilmiştir. İmparatorluk döneminde ise, egemenlik tümüyle İmparator’un elinde toplanmış, halkın söz hakkı iyice daralmıştır. Roma İmparatorluğu’nun çöküşüyle birlikte, Avrupa’da feodal sistemin güç kazanacağı bir döneme geçilmiştir. Roma’daki bu süreçte de devletin yapısı ile hükümetin işleyişi arasında farklı bir ilişki görüyoruz. Roma’da egemenlik başlangıçta halkta, özellikle senato ve halk meclislerinde toplanmışken, zamanla yönetim işlevini yerine getiren hükümet tamamen İmparatorun kontrolüne geçmiştir. Bu değişim, devletin formunun ve halkın egemenliğine dair anlayışların ne kadar değişebileceğini göstermektedir. Orta Çağ’da, egemenlik anlayışı feodal sistemle şekillendi. Avrupa’da krallar, derebeyleri ve kilise, halkı kontrol altında tutmuş, halkın yalnızca yerel işlerde ve tarımda çalışmak gibi görevleri vardı. Egemenlik, mutlak bir şekilde krallarda ve soylu sınıflarda toplanmıştı. Burada halk, devletin egemenliğinden tamamen uzaklaşmıştı. Hükümetin merkezi yönetimi, kral ve derebeylerinin gücü tarafından şekillendiriliyordu; halkın devletin yöneticileri üzerindeki etkisi yok denecek kadar azdı. Feodal yapılar, halkı ezen bir düzeni oluşturmuştu ve egemenlik, bu sistemde sadece tek bir kişiye aitti. Ancak, zamanla halkın bilinçlenmesi ve bu egemenlik anlayışına karşı çıkan fikirlerin artması, devrimlere ve halk hareketlerine yol açmıştır. Bu hareketler, devlete karşı yapılan isyanlar ve yönetim biçimlerini sorgulamalarla halkın egemenliğine dair bir farkındalık yaratmış ve ilerleyen dönemlerde bu farkındalık, halkın yönetim üzerinde daha fazla söz hakkı talep etmesine neden olmuştur. Halkın egemenliğine dair ilk somut adımlar, ancak Modern Dönem’de atılabilmiştir. 17. Yüzyıldan itibaren, özellikle Aydınlanma düşünürlerinin etkisiyle, halkın hakları ve egemenliği üzerine yeni fikirler doğmuştur. Fransız Devrimi, halkın kendi kaderini tayin etme hakkını savunmuş ve egemenliği yalnızca monarklardan alıp halka vermek için büyük bir adım atılmıştır. “Egemenlik kayıtsız şartsız millete aittir.” Düşüncesi, bir halk devrimi olarak tarih sahnesine çıkmıştır. Bu düşünceler, Osmanlı İmparatorluğu’nda da yankı bulmuş, özellikle Tanzimat ve Islahat Fermanlarıyla halkın hakları ve egemenlik anlayışı üzerine sınırlı adımlar atılmıştır. Cumhuriyetin ilanıyla birlikte, Atatürk’ün önderliğinde Türkiye’de de halk egemenliği esas alınmıştır. Osmanlı İmparatorluğu’nun mutlak monarşisi sona ermiş, halkın iradesine dayalı, demokratik bir Cumhuriyet kurulmuştur. Egemenlik halkın eline geçmiş, ancak bu yeni yönetim biçimi de kolayca kökleşememiştir. Zira halkın egemenliği, teorik olarak kabul edilse de, uygulamada çok sayıda engelle karşılaşmıştır. Demokrasiye geçiş süreci, halkın sadece oy verme hakkından çok daha fazlasını ifade eder. Bu, bir toplumun gerçek anlamda özgür ve egemen olabilmesi için bir zorunluluktur. Devlet ve hükümet arasındaki farkları anlamak, halk egemenliği kavramını daha iyi kavrayabilmemiz için önemlidir. Devlet, egemenliği elinde bulunduran, tüm toplumun ortak çıkarlarını koruyan ve bu çıkarları uygulamakla yükümlü olan bir yapıdır. Hükümet ise, devletin yönetimini sağlayan organ veya gruptur. Hükümet, genellikle halkın seçtiği temsilcilerden oluşur ve devleti yönetme işlevini yerine getirir. Devlet, halkın egemenliğini temsil ederken, hükümet bu egemenliği yönetmek ve uygulamakla sorumludur. Tarihte, devletlerin varlığını sürdürebilmesi için hükümetlerin çeşitli ideolojik ve politik yapılarla halkın egemenliğini yönetmesi gerektiği gerçeği sıklıkla göz ardı edilmiştir. Bugün halkın egemenliğini sadece seçimle sınırlı tutmak, devleti yönetme sorumluluğuna sahip hükümetlerin, halkın iradesini doğru şekilde temsil edip etmediği konusunda sorgulamaların yapılması gerektiğini ortaya koymaktadır. Halkın egemenliği, tarihsel olarak zorlu bir yolculuk geçirmiştir. İlk başlarda mutlak monarşilerin, sonra feodal yapının egemenliğinde halkın kendini ifade etme hakkı yoktu. Ancak zamanla, halkın bilinçlenmesi, isyanlar, devrimler ve demokratik hareketlerle, egemenlik giderek halkın eline geçmiştir. Bugün halkın egemenliği, sadece bir kavram değil, aynı zamanda demokratik yönetimlerin temeli haline gelmiştir. Ancak tarih boyunca yaşananlar, halkın egemenliğiyle ilgili dersler çıkarmamız gerektiğini de gösteriyor. Halk, egemenliğini her zaman koruyamamış, bazen devrimlerle, bazen ise askeri darbelerle bu egemenlik elinden alınmıştır. Demokrasiye geçiş süreci, halkın sadece oy verme hakkından çok daha fazlasını ifade eder. Bugün halkın egemenliği, sadece seçimle sınırlı olmamalı, devletin her alanında etkin bir şekilde yer almayı gerektirir. Bu, bir toplumun gerçek anlamda özgür ve egemen olabilmesi için bir zorunluluktur.


Bu yazı 134 defa okunmuştur.

FACEBOOK YORUM
Yorum

YAZARIN DİĞER YAZILARI

YAZARLAR
ÇOK OKUNAN HABERLER
SON YORUMLANANLAR
  • HABERLER
  • VİDEOLAR
HABER ARŞİVİ
GAZETEMİZ

Henüz anket oluşturulmamış.
nöbetçi eczaneler
HABER ARA
Bizi Takip Edin :
Facebook Twitter Google Youtube RSS
YUKARI