1920 yılı, Osmanlı Devleti’nin artık yalnızca askerî ve siyasi olarak değil, doğrudan meşruiyet bakımından da çözüldüğü bir dönemdir. İstanbul’un işgal altında olduğu bu süreçte devlet aygıtı, bağımsız bir irade üretme kapasitesini büyük ölçüde kaybetmiş; karar mekanizmaları, İtilaf Devletleri’nin kontrolü ve baskısı altında şekillenmeye başlamıştır. Bu şartlar içinde alınan en kritik kararlar ise Milli Mücadele kadrolarına yönelik idam hükümleridir.
Bu sürecin merkezinde bulunan yapı, padişah Mehmed Vahdettin ve onun onayıyla çalışan hükümetlerdir. Özellikle Damat Ferid Paşa kabineleri, Milli Mücadele’ye karşı yürütülen siyasetin hem icracısı hem de hukuki çerçevesini kuran ana aktör olmuştur. Bu dönem, Osmanlı tarihinde devlet adına verilen kararların, devletin kendi iç dinamiklerinden çok dış güçlerin baskısıyla belirlendiği en açık evrelerden biridir. İstanbul’da kurulan Divan-ı Harp mahkemeleri, bu siyasetin uygulama alanıdır. Burada verilen idam kararları, sıradan adli hükümler değil, doğrudan siyasi tasfiye araçlarıdır. Mustafa Kemal Paşa ve Milli Mücadele’nin önde gelen isimleri hakkında verilen idam hükümleri, Ankara hareketini ortadan kaldırmaya yönelik açık bir devlet refleksi olarak devreye sokulmuştur. Ancak bu refleks, bağımsız bir egemenlikten değil, işgal altında sıkışmış bir yönetim mekanizmasından doğmuştur.
İdam kararlarının niteliği incelendiğinde, hukuki süreçten ziyade siyasi yön ağır basmaktadır. Mahkemelerin bağımsızlığı tartışmalıdır; kararların arka planında yalnızca İstanbul Hükûmeti’nin değil, aynı zamanda işgal kuvvetlerinin dolaylı yönlendirmesi bulunmaktadır. Bu durum, Osmanlı yargı sisteminin son döneminde hukukun, siyasal baskıdan ayrışamadığını açık biçimde göstermektedir. Damat Ferid Paşa hükümetleri, Milli Mücadele’ye karşı en sert siyasi çizgiyi temsil eder. Paris Barış Konferansı süreci ve Sevr’e giden diplomatik hat, bu hükümetlerin politik tercihleriyle doğrudan ilişkilidir. Ankara hareketinin “asi” ilan edilmesi, yalnızca iç güvenlik meselesi değil, aynı zamanda uluslararası meşruiyet mücadelesinin bir parçası olarak kurgulanmıştır. İstanbul, kendi otoritesini koruyabilmek için Anadolu’daki direnişi kriminalize eden bir siyasal dil üretmiştir.
Bu noktada tartışmanın merkezine doğrudan Mehmed VI Vahdettin yerleşmektedir. Çünkü alınan idam kararları ve siyasi tasfiyeler, yalnızca hükümet düzeyinde değil, devletin en üst makamı adına yürütülen süreçlerdir. Bu nedenle padişahın rolü, tarih yazımında “sembolik onay makamı” ile “aktif siyasi sorumluluk” arasında keskin bir tartışma alanı oluşturur. Ancak şu tarihsel gerçek değişmez: İstanbul’da alınan hiçbir büyük siyasi karar, saray iradesinden tamamen bağımsız değildir. İstanbul ile Ankara arasındaki kopuş, artık geri döndürülemez bir aşamaya ulaşmıştır. İstanbul, uluslararası tanınmışlık ve eski devlet düzeninin devamı iddiasını taşırken; Ankara, fiili egemenlik ve askeri direniş üzerinden yeni bir siyasi merkez kurmaktadır. Bu iki yapı arasındaki çatışma, klasik bir iç isyan tanımının çok ötesine geçmiş, devletin kimin tarafından temsil edildiği sorusuna dönüşmüştür. İdam kararlarının etkisi ise İstanbul’un beklediğinin tam tersi yönde gelişmiştir. Milli Mücadele kadrolarını tasfiye etmek amacıyla verilen bu hükümler, Ankara’da meşruiyet bilincini güçlendirmiş, direnişi kriminalize eden her adım yeni bir siyasi mobilizasyon üretmiştir. Devlet adına hareket ettiğini iddia eden İstanbul Hükûmeti, fiilen devletin merkezinden kopmuş bir yapı haline gelmiştir. Asıl kırılma noktası, devlet otoritesinin tek merkezden yönetilme kapasitesini kaybetmesidir. İstanbul artık karar üreten değil, işgal koşulları içinde kararları uygulamak zorunda kalan bir idareye dönüşmüştür. Bu dönüşüm, Osmanlı’nın son evresini tanımlayan en sert gerçekliktir. Sonuç olarak 1920’de verilen idam kararları, yalnızca hukuki bir işlem değil, çökmekte olan bir devletin kendi varlığını korumak için başvurduğu en sert siyasi araçtır. Ancak bu araç, devletin bütünlüğünü korumak yerine, meşruiyet krizini derinleştirmiştir. İstanbul’un aldığı her sert karar, Ankara’nın siyasi varlığını daha da güçlendirmiş; Osmanlı’nın son dönemini geri dönülmez bir ayrışmaya sürüklemiştir.