2 Eylül 1922 akşamı Uşak’ın Karacahisar ve Göğem Köyü sırtlarında, Bölmelik Tepe civarında daralan bir çemberin tam ortasında General Nikolaos Trikupis’in elindeki beyaz mendil, yalnızca bir askeri birliğin teslim oluşunu değil, asırlık emperyalist bir hülyanın Anadolu topraklarında kesin olarak nihayete erişini tescil ediyordu. Türk İstiklal Harbi’nin dönüm noktası olan Büyük Taarruz harekatı, 26 Ağustos sabahı Kocatepe’den yükselen top sesleriyle başlamış ve 30 Ağustos’taki Başkomutanlık Meydan Muharebesi ile Yunan Küçük Asya Ordusu’nun stratejik omurgasını tamamen felç etmişti. Bu aşamadan sonra savaş, cephe cephe çarpışan iki nizami ordunun mücadelesinden ziyade, Türk süvari tümenlerinin amansız takibi altında Murat Dağı ile Uşak arasındaki engebeli arazide nereye kaçacağını bilemeden savrulan bir ordunun tasfiye sürecine dönüştü.
Genelkurmay Askeri Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı (ATASE) arşivlerindeki harp cerideleri ve harekat raporları incelendiğinde, Trikupis’in emrindeki 1. Ve 2. Kolordu kalıntılarının yalnızca fiziksel olarak geri çekilmediği; açlık, susuzluk, cephanesizlik ve uykusuzluk sebebiyle tamamen komuta edilemez bir noktaya savrulduğu görülür. Dönemin subay hatıratlarında, bilhassa Yarbay Dadaylı Halit Bey ve Batı Cephesi Kurmay Başkanı Asım Gündüz’ün kayıtlarında, Yunan erlerinin kendi subaylarını silahla tehdit edecek kadar disiplinden koptuğu, cephane sandıkları boşalan ağır silahların işlevsiz birer odun yığınına dönüştüğü açıkça zikredilir. Bir ordunun düşman karşısında yenilmesinden daha vahim olan tek şey, kendi içine doğru çökmesidir ki Trikupis’in 2 Eylül günü öğleden sonra karşı karşıya kaldığı manzara tam olarak buydu. Saatler 17.50’yi gösterdiğinde 23. Tümen’e bağlı 69. Alay 1. Tabur unsurları ile süvari keşif kolları düşmanla fiili teması kurmuş, beyaz mendiller sallayan Yunan subaylarının teslim iradesi kayıtlara geçmişti. Tarih yazımında Trikupis’i kimin esir aldığına dair yaşanan ve Ahmet Çavuş anlatılarından 5. Kafkas Tümeni’ne kadar uzanan romantik rekabet, son dönem akademik çalışmalarda askeri emir-komuta zinciri üzerinden rasyonel bir çözüme kavuşturulmuştur. Teslim alma fiilini 69. Alay gerçekleştirmiş olsa da o gün operasyonel olarak bu alayın 5. Kafkas Tümeni Komutanı Yarbay Halit Akmansü’nün emrine verilmiş olması, mıntıka sorumluluğu ile teslim alma eylemini birbirine karıştırmış, ancak nihai kertede Trikupis ve kurmay heyeti gece geç saatlerde Halit Bey’in karargâhına sevk edilmiştir.
Fakat bu hadiseyi sadece askeri bir teslim oluş kurgusuyla okumak eksik kalacaktır; asıl çarpıcı olan, teslim olan generalin henüz içinde bulunduğu tarihî trajedinin ve ironinin tam olarak farkında olmayışıdır. Zira Atina’daki Yunan hükümeti, cephedeki mutlak iletişim kopukluğu ve sansür duvarları sebebiyle Anadolu’daki bozgunun gerçek boyutlarını kavrayamamış ve 4 Eylül 1922’de Trikupis’i Küçük Asya Orduları Başkomutanlığına tayin etmişti. Tarih, kendi ince alayını Uşak’taki Türk karargâhında kurdu: bir komutan, ordusunun başına getirildiğini kendi hükümetinden veya kralından değil, kendisini mağlup eden muzaffer Başkomutan Mustafa Kemal Paşa’dan öğrendi. 3 Eylül’de gerçekleşen ve Fransızca yürütülen Mustafa Kemal Paşa-Trikupis görüşmesi, harp tarihinin ötesinde bir siyasal kültür ve askeri etik vesikasıdır. Mustafa Kemal Paşa, esir generali askeri nezaketle ayakta karşılamış, ona Napolyon’un da esir düştüğünü hatırlatarak teselli vermiş ve “Burada esir değil, misafirsiniz” diyerek sergilediği vakur duruşla zaferin ahlaki boyutunu inşa etmiştir. Harita başında yapılan yenilgi muhasebesinde Trikupis’in, Yunan ordusu içindeki amansız siyasi bölünmeleri ve eski başkomutan Hacı Anesti’nin fahiş stratejik hatalarını işaret etmesi, Anadolu’daki mağlubiyetin sadece askeri değil, yapısal bir çöküş olduğunu da itiraf ediyordu. Nitekim Türk basını, Hakimiyet-i Milliye, İkdam ve Vakit gibi gazeteler vasıtasıyla bu esaret hadisesini sansürsüz ve büyük bir dikkatle işlemiş, “hezimet”, “muzmahil düşman ordusu” ve “iğtinam edilen karargâh” gibi ifadelerle zaferin dilini ulusal kamuoyunun hafızasına kazımıştır.
Uşak’taki kabulün ardından General Trikupis ve beraberindeki yüksek rütbeli subaylar için uzun, yıpratıcı fakat uluslararası hukuka tam manasıyla riayet edilen bir esaret dönemi başladı. General Trikupis, General Diyenis ve Albay Dimaras gibi kurmay heyeti, ilk olarak güvenlik ve stratejik gerekçelerle Ankara üzerinden Kırşehir’de kurulan özel esirler kampına nakledildiler. Ankara’dan geçişleri sırasında yerli ve yabancı basının yoğun ilgisiyle karşılaşan generaller, Kırşehir’de kendilerine tahsis edilen özel bir konakta, rütbelerine uygun bir askeri protokolle ağırlandılar. Kırşehir Valiliği ve Ankara Hükümeti’nin ortak koordinasyonuyla yürütülen esaret sürecinde, generallerin günlük iaşeleri, giyimleri, tıbbi bakımları ve hatta haberleşme hürriyetleri titizlikle korundu. Hilal-i Ahmer (Türk Kızılayı) ve Uluslararası Kızılhaç Komitesi müfettişlerinin garnizona yaptıkları periyodik ziyaretlerin raporlarında, Trikupis ve maiyetinin kapatılma koşullarından hiçbir şikayetlerinin olmadığı, aksine kendilerine gösterilen hürmet ve insani muameleden ötürü Türk makamlarına teşekkür ettikleri kayıt altına alınmıştır. Trikupis bu kampta geçirdiği aylar boyunca, memleketindeki eşine ve ailesine mektuplar yazmış, gazete okumasına izin verilmiş ve Anadolu’da nelerin değiştiğini sarsıcı bir biçimde içeriden gözlemleme fırsatı bulmuştur. Esaretinin en acı verici tarafı ise fiziksel koşullar değil, kamptaki odasında Atina’dan sızan her gazete kupüründe, ülkesinin uğradığı yıkımın ve kendisini bu bataklığa süren siyasi iradenin kanlı tasfiyesinin haberlerini okumak olmuştur. Trikupis, yaklaşık bir yıl süren bu zorunlu Kırşehir misafirliğinin ardından, Lozan Barış Antlaşması’nın imzalanması ve esir değişimi (mübadele) protokolünün yürürlüğe girmesiyle birlikte 1923 sonbaharında ülkesine iade edilmiştir.
Anadolu’nun içlerinde bu dramatik esaret hayatı sürerken, Ege’nin karşı kıyısında, Atina’da ise tam anlamıyla bir siyasi cinnet, kaos ve derin bir gerçeklik sonrası evren hüküm sürmekteydi. Yunanistan halkı ve kamuoyu, yıllardır pompalanan Megali Idea afyonuyla uyutulmuş, Anadolu’nun derinliklerine gönderilen yüz binlerce evladının Ankara kapılarından geri püskürtüldüğünü idrak edemeyecek bir dezenformasyon kıskacına alınmıştı. Kral Konstantin yanlısı Popülist Parti ve Gounaris-Protopapadakis kabinesi, 1919’dan beri ülkeyi kemiren amansız iç siyasi bölünmeyi, yani Kralcılar ile Venizelosçular arasındaki o derin “Ulusal Bölünme” uçurumunu gizlemek adına cepheden gelen her türlü menfi istihbaratı sert bir sansür mekanizmasıyla bastırmaktaydı. Atina’nın kahvehanelerinde halk hala Ankara’nın düşmek üzere olduğu yalanlarıyla meşgul edilirken, Yunan gazeteleri Türk taarruzunu sıradan bir “taktik geri çekilme ve hat tahkimi” olarak sunuyordu. Cepheyi rasyonel askeri kurallarla değil, İzmir rıhtımına demirli bir yattan idare eden ve akli melekeleri ciddi manada tartışmalı olan General Georgios Hacı Anesti’nin görevden alınması dahi Atina’nın bu derin stratejik körlüğünü tedavi etmeye yetmemişti. Ancak Eylül ayının ilk haftasında müttefik devletlerin ajansları kanalıyla General Trikupis’in esaret haberi Atina sokaklarına ulaştığında, bu şok dalgası bir devletin, rejimin ve ideolojinin kökten çöküşünü başlattı. Megali Idea rüyasının sahte bir propaganda zincirinden ibaret olduğunu anlayan Yunan halkı galeyana gelmiş; gıda kıtlığı, ekmek kuyrukları, limanlara yığılan on binlerce perişan ve yaralı askerin trajik manzarası Atina’yı kaosa teslim etmişti. Aldatılmışlık hissinin yarattığı toplumsal infial, çok geçmeden cepheden canını kurtararak Sakız ve Midilli adalarına sığınan Albay Nikolaos Plastiras, Albay Stylianos Gonatas ve Deniz Yarbayı Dimitrios Fokas önderliğindeki mağlup ordu kalıntıları tarafından askeri bir cunta kurulmasıyla sonuçlandı.
11 Eylül 1922 askeri ihtilali, Anadolu macerasının baş hamilerinden olan Kral I. Konstantin’i 27 Eylül’de tahtından indirip sürgüne gönderirken, ülkede ilan edilen olağanüstü diktatörlük rejimi “Küçük Asya Faciası”nın sorumlularını cezalandırmak adına tarihe “Altılar Davası” olarak geçecek olan kanlı bir hukuki hesaplaşma sürecini başlattı. Vatana ihanet, askeri ihmal ve ülkeyi felakete sürüklemek suçlamasıyla kurulan olağanüstü askeri mahkemede yargılanan eski Başbakanlar Dimitrios Gounaris, Nikolaos Stratos, Petros Protopapadakis, bakanlar Georgios Baltatzis, Nikolaos Theotokis ve eski Başkomutan Georgios Hacı Anesti, Büyük Britanya ve Fransa gibi büyük güçlerin tüm diplomatik müdahale ve engelleme çabalarına rağmen suçlu bulundu. Mahkeme salonunda Hacı Anesti’nin akli yetersizlik iddiaları ve siyasilerin “biz sadece müttefiklerin oyununa geldik” savunmaları öfkeli cunta mahkemesini yumuşatmaya yetmedi. 28 Kasım 1922 sabahı açıklanan kararla, aralarında akıl sağlığı tamamen yitmiş olan Hacı Anesti’nin de bulunduğu bu altı üst düzey devlet adamı ve asker Goudi askeri kampında kurşuna dizildi. Netice itibarıyla, General Nikolaos Trikupis’in Uşak’taki Türk subaylarına teslim ettiği kılıç, sıradan bir harp ganimeti veya mağlup bir askerin silahı değildi; o kılıç, Batılı emperyalist güçlerin taşeronluğuna soyunarak sömürgeci bir hırsla Anadolu’ya çıkan monarşinin, kibirli siyasetçilerin ve bir devlet aklının tarihsel, siyasal ve ahlaksal iflasının tesciliydi. Türk tarafında rasyonel kurmay zekâsı, esaret kamplarındaki insani hukuk ve medeni vakar zaferi taçlandırırken, Ege’nin karşı kıyısında emperyal illüzyonların bedeli askeri ihtilal, rejim değişikliği ve kurşuna dizilen elitlerin trajedisiyle ödenmişti.
Kaynakça
1. ATASE (Genelkurmay Askerî Tarih ve Stratejik Etüt Daire Başkanlığı Arşivi), Türk İstiklal Harbi Kataloğu: İstiklal Harbi İstihbarat ve Harp Cerideleri (1922), Kutu: 1789.
2. TBMM Gizli Celse Tutanakları, Büyük Taarruz ve Garp Cephesindeki Gelişmelere Dair Görüşmeler (Eylül 1922), Cilt 3, Ankara.
3. Akmansü, M. Halit (Dadaylı), Garp Cephesinde 5. Kafkas Tümeni Harp Cerideleri ve Hatıralarım, Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1972.
4. Trikupis, Nikolaos, General Trikupis’in Hatıraları: Atatürk’ün Esir Aldığı Yunanlı General, (Çev. Ahmet Angın), İstanbul: Gufo Yayınları, 2023.
5. Gündüz, Asım, Hatıralarım: İmparatorluktan Cumhuriyete Geçiş Dönemi, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1990.
6. Çakmak, Fevzi, Büyük Taarruz Muharebe Raporları ve Stratejik Analizleri, Ankara: Genelkurmay Basımevi, 1984.
7. Çalışlar, İzzettin, On Yıllık Savaşın Günlüğü: Balkan, Birinci Dünya ve İstiklal Harbi, İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları, 1997.
8. Erdem, Nilüfer, Yunan Siyasi Tarihinde Elitlerin Hesaplaşması: Altılar Davası ve İdamlar, İstanbul: Derlem Yayınları, 2011.
9. Hâkimiyet-i Milliye Gazetesi, “Düşman Başkumandanı Trikopis’in Esareti ve Garp Cephesindeki Son Vaziyet”, 7 Eylül 1338 / 1922, No: 601, s.1.
10. İkdâm Gazetesi, “Garp Cephesinden Gelen Büyük Müjde: Esir Generaller Karargâhta”, 6 Eylül 1338 / 1922, No: 9148, s.2.
11. Vakit Gazetesi, “Yunan Ordusunun Lojistik Çöküşü ve Trikopis’in Beyaz Bayrağı”, 7 Eylül 1922, No: 1700, s.2.
12. Apak, Rahmi, Yetmişlik Bir Subayın Hatıraları, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1988.
13. Sonyel, Salahi R., Türk Kurtuluş Savaşı ve Dış Politika, Ankara: Türk Tarih Kurumu Yayınları, 1995.
14. “Yunan Başkomutanı Trikopis’in Esareti Üzerine”, Afyon Kocatepe Üniversitesi Sosyal Bilimler Dergisi, Cilt 24, Sayı 3, 2022, ss. 845-862.
15. “Yunan Ordusu Başkomutanı General Trikupis’in Esareti (2 Eylül 1922)”, Journal of Universal History Studies (JUHIS), Sayı 5/2, 2022, ss. 312-329.
16. “Türk Basınına Göre Yunan Başkumandanı ve Karargâhının Esareti”, Türkiz Dergisi, Yıl 13, Sayı 64, 2022, ss. 115-136.
17. Hilal-i Ahmer Cemiyeti Merkezi Umumisi, Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükümeti Nezdindeki Yunan Üserası Hakkında Raporlar (1922-1923), Ankara: Hilal-i Ahmer Basımevi, 1924.