“Öğretmenim, ne zaman olacak?”
Bir okul öncesi öğretmeninin gün içinde en sık duyduğu sorulardan biridir belki de.
Boyanın kurumasını beklerken…
Sırasının gelmesini beklerken…
Ektiği tohumun filizlenmesini beklerken…
Hazırladığı çalışmanın tamamlanmasını beklerken…
Çocuk için beş dakika bazen gerçekten çok uzundur.
Ama son yıllarda yalnızca çocukların değil, biz yetişkinlerin de beklemekle arasının pek iyi olmadığını düşünüyorum.
Mesajımıza hemen cevap gelsin istiyoruz.
Siparişimiz aynı gün kapımıza ulaşsın.
Bir görüntü saniyeler içinde açılsın.
Bir sorunun cevabını birkaç kelime yazıp hemen öğrenelim.
Bir fotoğraf çekiyoruz; beğenmezsek yeniden çekiyoruz.
Bir şey bozulduğunda tamir etmek yerine yenisini alabiliyoruz.
Hızlandık.
Çok hızlandık.
Ve bu hızın içinde çocuklara gelecekte ihtiyaç duyacakları pek çok beceriyi öğretmeye çalışırken çok temel bir beceriyi unutuyor olabiliriz:
Beklemeyi.
Beklemek gerçekten boş durmak mıdır?
Yetişkin dünyasında beklemek çoğu zaman zaman kaybı olarak görülüyor.
Oysa çocuk açısından beklemek çok daha fazlası olabilir.
Bir tohumun bugün ekilip yarın çiçek açmadığını görmek, hayatın kendi ritmini öğrenmektir.
Boyadığı kâğıdın kurumasını beklemek, sürecin sonucunu kontrol edemediğini fark etmektir.
Arkadaşının konuşmasını bitirmesini beklemek, yalnızca sabır değil, başkasına alan açmaktır.
Bir yapbozun parçasını uzun süre aramak, vazgeçmemeyi deneyimlemektir.
Yani beklemek bazen hiçbir şey yapmamak değildir.
Beklemek de öğrenmenin bir parçasıdır.
Çocukların önündeki bütün engelleri kaldırmalı mıyız?
Çocuğun üzülmesini istemiyoruz.
Sıkılmasını istemiyoruz.
Zorlanmasını istemiyoruz.
Bir şeyi yapamadığında hemen yardım etmek istiyoruz.
Ayakkabısını bağlayamadığında biz bağlıyoruz.
Oyuncağını bulamadığında biz arıyoruz.
Bir etkinlikte zorlandığında doğru cevabı gösteriyoruz.
Niyetimiz elbette iyi.
Ama bazen çocuğun önündeki her güçlüğü kaldırırken onun yaşayabileceği çok kıymetli bir deneyimi de ortadan kaldırıyoruz:
“Yapamadım ama tekrar denedim.”
Çocuk her isteğine hemen ulaştığında sabrı nasıl öğrenecek?
Her problemi yetişkin çözdüğünde çözüm üretmeyi nasıl deneyimleyecek?
Her boşluğu biz doldurduğumuzda kendi yolunu nasıl bulacak?
Belki çocukların hayatını kolaylaştırmaya çalışırken hayatla baş etme kaslarını yeterince çalıştırmıyoruz.
Biraz da sıkılmalarına izin versek?
Bugün çocukların sıkılmasından da çok korkuyoruz.
Arabada sıkıldı mı, ekran.
Restoranda sıkıldı mı, ekran.
Evde ne yapacağını bilemedi mi, yeni bir etkinlik.
Oysa çocukluğumuzun önemli bir kısmında sıkılmak vardı.
Ve bazen en güzel oyun tam da o sıkıntının arkasından çıkardı.
Bir örtü ev olurdu.
İki sandalye tren…
Bir karton kutu dükkân…
Çünkü önümüzde hazır bir eğlence olmadığında onu kendimiz üretmek zorundaydık.
Çocuğun her boş anını doldurduğumuzda hayal gücüne açılabilecek küçük boşlukları da dolduruyor olabilir miyiz?
Bazen “Sıkıldım.” diyen bir çocuğa hemen çözüm sunmak yerine:
“Peki şimdi ne yapabilirsin?”
diye sormak gerekiyor.
Belki cevabı hemen bulamayacak.
Biraz bekleyecek.
Tam da istediğimiz gibi.
Eski sanatların bize hatırlattığı şey
Geleneksel sanatlarla çalışırken beni en fazla etkileyen şeylerden biri onların hızla kurduğu ilişkidir.
Bir tezhip eserini düşünün.
Küçücük bir alanın işlenmesi bile dikkat ister.
Bir ebruyu düşünün.
Suyun, boyanın ve sanatçının birbirine uyum sağlaması gerekir.
Bir kilimi düşünün.
İlmek ilmek ilerler.
Bir motif bir anda ortaya çıkmaz.
Emek ister.
Tekrar ister.
Sabır ister.
Belki de bu nedenle geleneksel sanatların çocuklarla buluşmasını yalnızca kültürel aktarım açısından değerli bulmuyorum.
Onlar aynı zamanda bugünün hız çağında çocuklara çok eski ama giderek daha kıymetli hâle gelen bir şey söylüyor:
Güzel olan her şey hemen olmak zorunda değildir.
Sonucu değil, süreci alkışlamak
Bir çocuk resmini bitirdiğinde çoğu zaman:
“Çok güzel olmuş.”
diyoruz.
Peki başka ne söyleyebiliriz?
“Bunun için uzun süre uğraştığını gördüm.”
“Olmayınca tekrar denedin.”
“Bu kısmı yapmakta zorlandın ama vazgeçmedin.”
Bu cümlelerin çocuğa verdiği mesaj farklıdır.
Çünkü yalnızca ortaya çıkan güzel ürünü değil, o ürüne ulaşmak için gösterdiği emeği görünür kılar.
Çocuk böylece başarının yalnızca sonuç olmadığını öğrenmeye başlar.
Bazen başarının adı sabırdır.
Bazen tekrar denemektir.
Bazen de henüz olmamasına rağmen devam edebilmektir.
Biz bekleyebiliyor muyuz?
Burada mesele yalnızca çocuklar değil.
Çünkü çocuklara sabırlı olmalarını söylerken kendimiz sürekli acele ediyorsak söylediklerimizin etkisi sınırlı kalacaktır.
Çocuk ayakkabısını giymeye çalışırken:
“Hadi, geç kalıyoruz.”
diyoruz.
Yemeğini kendi yemeye çalışırken:
“Ver, ben yedireyim.”
Bir düğmeyi iliklemeye uğraşırken elimiz hemen onun eline gidiyor.
Çünkü beklemek yetişkine de zor geliyor.
Belki çocuklara sabrı öğretmeden önce bizim biraz yavaşlamamız gerekiyor.
Onların yapabilmesi için onlara zaman vermemiz…
Hata yapmalarına dayanabilmemiz…
Bir şeyin hemen sonuçlanmamasına tahammül edebilmemiz…
Çünkü bazen bir çocuğa verebileceğimiz en değerli yardım, yardım etmek için biraz beklemektir.
Geleceğin dünyasında sabır eski moda mı kalacak?
Tam tersini düşünüyorum.
Teknoloji hızlandıkça sabır daha kıymetli bir beceri hâline gelebilir.
Bilgiye saniyeler içinde ulaşılabilir.
Bir görsel birkaç saniyede üretilebilir.
Bir metin çok kısa sürede hazırlanabilir.
Ama bir insanın bir alanda ustalaşması hâlâ zaman ister.
Bir dostluğun kurulması zaman ister.
Bir çocuğun büyümesi zaman ister.
Bir öğretmenin öğrencisini tanıması zaman ister.
Bir tohumun ağaca dönüşmesi zaman ister.
Bazı şeylerin hızlandırma tuşu yoktur.
İyi ki de yoktur.
Çünkü hayatın en kıymetli taraflarından bazıları sonuçta değil, o sonuca giderken geçirilen zamanda saklıdır.
Çocuklara sayıları, harfleri, yabancı dilleri, teknolojiyi elbette öğretelim.
Onları geleceğe hazırlayalım.
Ama arada bir de bir tohumu toprağa bırakalım.
Sulayalım.
Sonra hiçbir şey yapmadan bekleyelim.
Çocuk ertesi sabah koşarak gelip:
“Öğretmenim, hâlâ çıkmadı!”
dediğinde gülümseyip şöyle söyleyelim:
“Henüz değil.”
Çünkü belki de çocukluğun öğrenmesi gereken en kıymetli kelimelerden biri budur:
Henüz.
Henüz yapamadım.
Henüz olmadı.
Henüz büyümedi.
Ama olabilir.
Ve bazen bir çocuğa geleceğe dair verebileceğimiz en güçlü duygu tam da burada saklıdır:
Her şey hemen olmak zorunda değildir. Bazı güzel şeyler, bekleyebildiğimiz için gerçekleşir.
Başak Yılmaz
Okul Öncesi Öğretmeni – Yazar